Çalışılmış şiir.
Kahvemin rengi koyu, pek zor olur içimi.
Etme yargısız infaz, dur bi’ dinle içimi.
Aşk sarmış bacayı.
Hiç sık boğaz etmez o beni. Ne zaman yanımda olmasını istersem yanımdadır hep. Seyrektir zaten onunla olmak istemediğim zamanlarım. Kendimi bildim bileli içli dışlıyız biz. Başlarda kıymetini bilemememe rağmen, çok sevdim ben onu zamanla. Hiçbir zaman mıç-mıç olmadık onunla, hep seviyeli bir ilişkimiz vardı. Günü geldiğinde attım adımı girdim gönlüne ama çok şey beklemedi benden hiçbir zaman.
Ne zaman üzülsem, bunalsam kucakladı beni, hep oradaydı, hep benimleydi. Ailemle tanıştırdım sonra desem yalan olur çünkü ailem tanıştırdı beni onunla. Hep tepelerdeydi aşkımız, bazen sahil kenarlarında, bazen kayalıklarda. Kışın içimi ısıtmasıyla, yazın serinletmesiyle kolladı hep beni. Aldığım her nefeste içime doldu, sarmaladı beni hem içten hem dıştan. Biraz erotik oluyor ama böyledir aşk; tutkuludur, her zaman.
Beraber eğlendik yıllarca, beraber güldük. En güzel günlerimde hep beraberdik, tabi en kötülerinde de. Beni en iyi bilen olmasına rağmen, hiç uzaklaşmadı benden. Kaç kilometre girerse girsin aramıza hiç açılmadı aramız. Benim hep burnumda tüttü, hasretle bekledik birbirimizi.
Güzelliği sebebiyle onun hep birden fazla aşığı oldu. Dünya ile böyle bir güzelliği paylaşmak zorunda olmak biraz acıtsa da içimi, kabullendim zamanla. Hep zaman buldu, hep bir şeyler ayarladı. Hiç ilgisiz bırakmadı beni bunca senedir. Daha ne ister ki insan? Uyuduğumda bile yaz-kış demeden üzerimi örttü benim. O kadar sıcaktı ki dokunuşu, uzaklarda hep onu aradım, ama asla onun gibisini bulamadım.
Şimdi anlıyorum, artık büyüdüm. Hazırım sana İstanbul. Nereye gidersem gideyim hep sana döneceğim. Çok sevdim ben seni ve böyle giderse her gün daha çok seveceğim….
Arılar da çay sever, hem de iki şekerli..
Şimdi ne arısı, ne çayı diyeceksiniz. Bu aralar acayip bir şekilde tıkanmış durumdayım. Başladığım hiçbir ciddi yazıyı tamamlayamama durumu hakim üzerimde. Yakın zamanda kanıtladığım bir şeyden bahsetmek istiyorum. Ön bilgi vermek gerekirse, ben çayı çok severim. Tanıyanlar bilirler bi oturuşta iki demlik çayı hiç edebilme kapasitesine sahibimdir. Konumuz benden çok, benim gibi olan arılarla ilgili aslında, o yüzden konuya giriyorum.
Çay bardağımın içine girmeye çabalayan ufak bir arı görüyorum, bal arası galiba, nektar topluyor sanırsam ama hedefi biraz şaşırmış olmalı. Geri dönüyorum karikatür dergimi okumaya, gülmüyorum hiçbir şeye, bu hafta vasat çizmişler sanki favori adamlarım. Sıkılıyorum bırakıyorum dergiyi bir kenara, derken bizim ufak arının iki abisi daha gelmiş , oturmuşlar bardağın kenarına çay keyfi yapıyorlar.
Sinirlerim bozuluyor tabi biraz, çayımı mundar ettiler sonuçta. Kötü bir şey yapmadan önce biraz düşünüyorum, bu hayvan oğulları çayı çok mu seviyorlar acaba diye, sinirim geçiyor bunları düşünürken ve bir deney yapmaya karar veriyorum.
Benim çayıma, şekerime musallat olduklarına göre, aç olmalı bu antenli böcükler. Karınlarını biraz doyurayım diyorum, ama önce birini yakalamalıyım. Hiç düşünmeden çay tabağını çeviriveriyorum arının üstüne. Sonra aklıma John Constantine geliyor, biraz sigara üflüyorum, ön bacaklarıyla antenlerini sıvazlayan arının yeni dünyasına. Biraz bekliyorum kafa olmuyor, geçiyorum deneye..
Bir küp şeker alıyorum, atıyorum cam fanusun içine. Kokuyu alan İstanbulspor forması giymiş böcük hemen atlıyor şekerin üzerine. Kemirmeye başlıyor, bende yakın markaj gözlemliyorum tabi. Bir dakika kadar izledikten sonra bakıyorum ki bu böyle devam edecek, dergimi okumaya devam ediyorum. Kontrol grubu olan diğer iki arı çay bardağımın kenarında alem yapmaya devam ediyor bu arada.
Biraz daha okuyorum, gene gülmüyorum tabi. Bu hafta nedense olmamış; Yiğit Özgür bile, hadi Otis Abi koymuş gene postayı. Neyse konumuz bu değil tabi, gözlerim çay tabağının içinde gezinirken, hala büyük bir şevkle küp şekeri kemirmeye çalışan böcük bi anda kaybediyor hevesini ve şekerin etrafında ilgisizce dolanmaya başlıyor. Karnı doydu mu acaba diye düşünürken, çay bardağımın içine doğru uçan arıyı tokatlıyorum dergiyle ve kurtarıyorum çayı. Belki yemeğin üzerine çay içmek ister diye düşünüp, cam fanustaki arıya çaya banılmış bir küp şeker daha ikram ediyorum. Hemen atlıyor tabi, hani az önce karnın doymuştu? Çaya her zaman yer var değil mi ?
Garson geliyor boşları almaya, tam çay tabağını kaldıracakken, içindekini görüp vazgeçiyor ve psikopatmışım gibi bakıyor yüzüme. Açıklama yapma gereği duyuyorum o an, “arı besliyorum da” dedikten sonra, topukluyor adamcağız. Psikopat mıyım la ben? Niye arı besliyorum?
Tekrar dönüyorum deney ortamına, hala kemirmekte. Biraz kuruyunca şekerin üst tarafı, gene ilgisini kaybediyor. Hemen yeni çaya banılmış bir küp şeker daha ikram ediyorum ve gene başlıyor kemirmeye. Onu da bitirince, tekrarlıyorum ikramımı ama bu sefer doymuş anlaşılan, hiç ilgisini çekmiyor. Çay tabağını kaldırıyorum, ışık hızında evine doğru yol alıyor, tabi karnı doydu ya..
Saatlerce üzerimde uçan, kulağıma gözüme giren böcük, yemeğe gelip de çayını içtikten sonra hemen müsaade isteyen misafir gibi topukluyor. Neyse evde kraliçesi bekliyordur deyip alttan alıyorum, düşmüyorum peşine.
Ya böyle işte benim de hayatım. İlginç değil mi? Bir adam vardı ya – Chopin miydi yok yok, Darwin’di. Darwin’in eşi Chopin’den piyano dersleri almıştı, neyse- solucanlara piyano çalıyordu falan, hatırlar mısınız? Ben de arılarla çay içiyorum. Onlarda çayı çok seviyor benim gibi, hem de iki şekerli..
İstanbul hatırlatıyorlar bana, İstanbul Sporun eski renkleri öleydi, şimdi hala sarı-siyah mı bilmiyorum. Yaklaşık 3-4 aydır ben de onlar gibi çalışıyorum, vızır vızır hiç durmadan, milletin başının etini yiyorum. Ne yazık ki bal yapamıyorum, olacak o kadarcık..
Her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsanız, haftaya görüşmek üzere, hoşça kalın..